5

 
   
    YAZIYOR
DERGİ  /  KİTAP  /  DEFTER  /  REHBER  /  KART  /  MEKTUP  AJANDA  BASIN  /  İLETİŞİM  /  ABONELİK  SSS

Paylas / Kaydet









 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çevirinin yazısı



Halil Gökhan

                                        “-Kaç dil biliyorsun?
                                        -Beş. Tamamen.
                                        -Ben bir tane biliyorum: 1-0 1-0 1-0 1-0”.
                                                            Core filminden



"Thank You For Smoking" filminde sigara paketlerinin üzerine sigaranın zararlı ve öldürücü olduğuna dair İngilizce yazı konulup konulmamasının görüşüldüğü senato konseyinde çok dilli Amerikan yurttaşları için sadece yazı değil kurukafa görüntüsünün konulmasını savunan konsey üyesi şöyle sorar:
“İngilizce bilmeyen vatandaşlarımızı, sigara paketlerinin üzerine sadece yazı koyarak ölüme mi terk edeceğiz?”

Günümüzde çeviri hanidir kelimelerle yapılmıyor. İster başına “meta” ya da “hiper” öntakılarını koyalım, istersek de klasik söylemleri bütün fotokopik olanakları kullanarak çeviri adına tek katmanlı olarak kullanalım bu gerçeği daha fazla değiştiremeyiz.
Yazı için söz gerekliydi. En temel anlamda vücudunun yarısı sudan oluşan insan bedeni ve su arasındaki ilişkiye benzetebiliriz yazı-söz ilişkisini. Ezeli “yazı, ses, görüntü” sıralaması bu üç ögenin birbirlerine ardıllık ya da öncüllük etmelerini de gerektirmiyor.
İlk büyük çeviriler kutsal kitaplardır. Hiç durmadan vahyeden sözlerden yazıldıklarından değil, tam tersine kökeni mutlak otorite arayışından başka bir şey olmayan çalışmalardı hepsi de.
Dünyevi mutlak otorite arayışını vahiyler haline getirdiler. Onları yani ilk çevirmenleri tanımıyoruz. Kimileri buna tanrı, oğul, baba, mesih ya da peygamber diyor. Diyebilirler. Bu çalışmanın içyüzünü değiştirmez. Daha ayrıntılı bakıldığında dinler yazının kaleleridir. Yazı eğer ilk teknolojiyse, din de bu teknolojiyi çok sevdi; okuma eylem alanı yaratan yazıyı çok sevdi. Zira okuma insanların zamanını durdurma, onların bütün dikkatlerine tek bir yer ve ana odaklamaları eylemidir. Kutsal kitap okumalarından söz ediyoruz. Dikkat edersek kitap ve okuma eylemleriyle kalınmamıştır. Kitabın aynı yer ve zamanda okunmasını gerçekleştirmek için tapınaklar icat edilmiştir. Pagan, yani kitapsız ve tanrısız dinlerde bu tapınak olgusunun yerini sunaklar alır. Kurban etme, yazının icadına kadar tapılana bir şükran yazısı yerine geçmiştir.
Geçmiş bir aynasızlıktır. Zaman geçtikçe aynalardan uzaklaşırız. Bu uzaklık arttıkça geçmişin ve daha sonra tarih olarak adlandırılacak olan geçmişin etkisi sonsuz derecede büyür, artar. Kutsal kitapların asıl etkisi tarihsel içeriklerden oluşmalarıdır.
Kutsal kitaplar yazıdan önce neden icat edilmedi? Sözün bulanıklığı ve kalıcı bir “kayıt” olmayışı mı? 4000 yıl önce yazı icat edildiğinde söz de böylelikle kırıldı. Musa’nın tabletleri yazının bulunuşundan sonrasına denk gelmektedir. Tabii ki Mısır hiyeroglif dillerini yazıdan saymazsak.
Yazı ile ses ve görüntü arasındaki sıralama aslında tarihsel bir sıralamayı da teslim eder. Fakat son ikisinin bulunuşları arasındaki yakınlıkla yazınınki arasındaki korkunç mesafe son derece kuşkuludur. İnsanın, teknolojik açıdan yazıdan sese ulaşması neredeyse 39 yüzyılı bulmuştur. Görüntü de aşağı yukarı aynı mesafe içindedir. Teknolojiyi insan erimi ve yeteneği dışında kalan olanaklar bütünü olarak tanımlarsak, bu 39 yüzyıl içinde insan bazlı olan ses ve görüntü teknoloji tarafına geçmiştir. Bu uzun bekleyiş gerçekten de kuşkulara yol açmaktadır. Yavaş evrim, yazının bulunuşundan sonraki mutedil ilerleme ve son yüzyıl içindeki ivmelenme patlaması…
Ses ve görüntünün insan bazlı ortamın dışına çıkması, dilini kullanan ve dolayısıyla yazı göndermeli bir etkinlik içinde olan insanı da dilin olmadığı dolaysıyla artık çevirinin de olmadığı ütopik bir ortama sürüklemiştir. Bu yeni ortam İnternet’tir. Burası, Nuh’un Gemisi değildir, ama sık sık Atlantis’e benzetilmektedir. Nasıl Atlantis’in A’sını büyük yazıyorsak İnternet’in İ’sini de büyük yazma eğiliminden yana olanlar ve benzer nüansları sürekli olarak kurcalayanlar bu ortamın içyapısını tam olarak el everen bir davranış içindedirler aslında. Zira İnternet, orada olmayanların orada olmamayı oraya “bağlanarak” ve çevrimiçinde (online) kalarak “orada oldukları” bir yerdir. Bu yüzden baş harfi daha büyük yazılmalıdır. İnternet neo-ütopik bir çağı başlatmakla kalmamış çevrimdışı çeviriyi de konumlandırmıştır. Ağlar, kullanıcılar, %100’e yaklaşan oranda Anglo-Sakson dilinin egemenliği, dolayısıyla aynı kültürün yadsınmayacak etkileri, çeviri temelli eski “çevrimiçi” dilsel anlam aktarımına deyim yerindeyse “stop” demiştir.

Çevirinin çağı bitti mi?

Bu soruya çevirinin bağlamının neredeyse ölümsüz olduğunu söyleyerek cevap vermeye başlayabiliriz.
Biten şey belki de monologdur. Buradan şu doğruluk payı ortaya çıkar: Çeviri artık büsbütün bir diyalogdur.
Diyaloğun antikçağda adı felsefeydi. Akıl ile ve düşüncenin söyleştiği bu biçim zamanla korku (din, tanrı) ile sözün konuşmasına dönüştü. Yeni yüzüyle artık bir tek tarafı simgeleyen bu diyalog ortaçağa kadar sürdü. Ortaçağ’ın yarattığı Rönesans ise yayılma eğilimli bir yeni dindi. Bu da yeni bir diyalog ve diyaloglar anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi 2. Babil anlamına geldi. Diyalog dev bir pazarda buldu kendini. O güne değin fetihlerle zenginleşen krallıkların kasası, dünya yuvarlaklığı son bulunca sömürgeci imparatorluklara devredilip bu kez buluş ve keşiflerle dolmaya devam etti. İdareden ekonomiye sürüklenen bu paradigma alanı İnternet zamanlarında yerini iletişim dalgasına bıraktı. Bu dalgaya kötücül bir dalgalanma adını koyarsak yanılmış olmayız, zira 2000 yılı sonrasında dünyayı saran finansal krizlerin temel nedeni de bilginin açılan otoyollarda sınırsız ve serbestçe akması ve ucuzlamasıdır.
Dünya giderek 3. Babil çağına, belki de Babil’in ilk zamanlarına referans veren bir hale doğru akmaktadır. Mitolojiden hatırlanacağı üzere bu zamanlarda dil tektir. Bu dilin küresel karşılığı İngilizcedir. Karşılığın yananlamlarını bulmak için İngilizcenin başına ulusal dillerin mastarını koymak yeterlidir: Türkingilizce, Frengilizce gibi…
3. Babil’deki diyalog, felsefe yapmak için artık yetersizdir, çünkü felsefenin tek konusu bizzat diyalogsuzluk olmuştur.

Görsel çeviri

Andy Warhol mu daha büyük çevirmendir ya da Jacques Séguela mı veya yarattığı birçok sansasyonel işten sonra da “Sıfır Beden Çirkindir” kampanyasının mimarı Oliviero Toscani mi?

Çeviri dünyalarından sadece bir tanesi de görsel çeviridir.
Hayır, hayır; bu akademik ders girişi kadar basitçe girilemez bu dünyaya. Bir kere bu dünya, girmek üzere değil tam tersine kovmak üzerine kurulmuştur.
Empresyonizmin ışık ve hız getirdiği 20. yüzyıl savaşların arenasından sözü de kana bulayarak çıkalı beri gerçeklik daha fazla sosyal bilimlerin konusu oldu. Bilimin erken küreselleşmesinden sonra sosyal bilimlerin geç erişimi, tekno-küreselleşmenin sonrasına da sarktı. Örnek olarak Fransız felsefesinin temel felsefe metinlerini Fransızca metinlerini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra okuyabildiğini verebiliriz.
Fakat onlar beklemediler, çevirileri beklemek yerine düşünmeyi tercih ettiler. Türkiye ise bunun tersini yaptı. 1950’lere sığan MEB Klasik Klasikleri devriminden sonra bile “Türkçe düşünme” evriminden de söz etmek imkânsız gibi. O yıllar, ABD’nin Türk yayıncı ve çevirmenlere Amerikan klasiklerinin Türkçe olarak okunmasını sağlamak amacıyla verdiği destekler, son derece cazip fırsatlar ve bunu takip eden Amerikan Dili ve Kültürü bölümlerinin art arda açılması da hatırlardadır.
Dil, kültür, diplomasi ve ticaretini aynı anda sömürgelerine nüfuz ettirmeyi benimseyen Fransa’nın iş kendi diline aktarımlara gelince “Fransız İstisnası”na sığındığı çok iyi bilinir. Uçak, otomobil, sinema, moda ve sanatın hem kâşifi ve hem de yaygınlaştırıcısı olan bu dilin daha ne yapması beklenebilirdi. Bu bakımdan Fransa 1914-1945 yılları arasını dünyevi icatlara ayırırken, savaş sonrası travma ve bunalımları da çözmesi için meydanı adeta sanatçılara bıraktı.
Bu dönemin en ortay akımı Sürrealizm –“Gerçeküstücülük mü Sürrealizm mi demeli” tartışmalarının nefesi kesilse de bizce hâlâ odak noktası olarak ateşini koruyor- bu boşaltmayı de facto üstlendi. Savaşların sosyal zararlarının yeni söylem ve söz üretimine ket vurduğu dünyanın bu en zor döneminde Sürrealizm, devrim olarak sanatı seçen tek sanatsal akım oldu. Sonrasında bütün resim sanatı mirasını, Rimbaud’nun dünya şiirinde yaptığı gibi, sözü öteki’ye yani görselliğe tahvil ederek yeni bir tünelin ve hatta kara deliğin kapılarını açtı.
Sürrealizmin dünya sanatları, siyasetleri, kültürleri üzerindeki 20. yüzyılı boydan boya kaplayan etkileri akımın kurucusu André Breton’un elinde bütün önemli açılımlarını buldu. Breton son nefesine kadar, yoldaşlarının yolda onu terk etmelerine rağmen sürrealist olarak yaşadı.
Yazılı çeviri ben ise görsel çeviri öteki’dir. Arthur Rimbaud’nun ortaya koyduğu ve kendi yaşamında deneyip denemediğini bilmediğimiz –Paul Verlaine’le geçirdiği günler dışında- bu formülün son yüzyılda sosyal bilimlerden siyasete, sanata kadar ışıdığını kabul etmeliyiz. Buradan şu da çıkıyor aslında: Sadece şiir çevirmeli.
Şairlerin 21. yüzyılda “ruhun çevirmenleri” ve geleceğin yazıcıları olarak kalmalarına biraz kuşkulu da baksak, silinemeyecek bir tarihsel boyut içinde nirengi ve odak noktalarında onların taşlarını görmemiz her zaman olası.
21. yüzyılda şairlerin ruhsal çevirmenliğini devralan birileri çıkmadı. Birileri vardı, ama bunlar devir felsefesine ihanet etmekten başka daha ciddi suçlar da işlediler. Ne var ki suçun oluşumunu kanıtlayan yasaların yeryüzünden silindiğine tanık olduk fazlasıyla. Söz, söz vermediği için belki de –tanrıyla, yalvaçlarla, müritlerle çok uğraştığından olsa gerek- yeni asırda kendi saklamayı, hatırlamayı unuttu.
Gerçekliğin çölü nasıl yaratıldı?
Söz yağmurlarının görüntü kuraklığı yüzünden…



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

© YAZIYOR, 2011 | Gizlilik | İletişim | Üyelik | YAZIYOR | Site Haritası |

ÇOK OKUNANLAR

YAZIYOR'a "ben de yazıyorum" demeniz yeterli...
Ne zamandır bir mektup yazmadınız...
Yazı ile belleğin ilişkisi
Nasıl Yazıyorlar?
Nasıl Kitap Yayınlanır?
Telif haklarında doğru bildiğimiz 10 yanlış

Sadece abonelikte endikedir...
Yazının bir hyper derecesi var mı?
Defter işte... İçi boş...
Sihirli Ajanda 2011